Bordo Bereliler.(J.Ö.H)

Yazan: admin 24 Ekim 2008  
Kategori: Kültür Sanat

Bordo Bereliler, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin değişik sınıf ve rütbelerdeki subay, astsubay ve uzman erbaşlardan oluşan, iç ve dış tehditlerin bertaraf edilmesine karşı her türlü arazi ve iklim şartlarında görev yapabilecek nitelikte üst düzey eğitime tabi tutularak yetiştirilmiş özel askerlere verilen isimdir Tugay seviyesinde kurulmuş ve daha sonra tümen, ardından 2006 YAŞ kararı ile Kolordu seviyesine çıkartılmıştır Oluşturulmuş olan Kolordu kamuoyunda Özel Harp Dairesi olarak bilinse de, resmi adı Özel Kuvvetler KomutanlığıdırHiçbir kuvvet komutanlığına bağlı olmaksızın doğrudan Genelkurmay Karargâhına bağlı olarak görev yaparlar Söz konusu Kolordu, Bordo Bereliler ile Muharebe Arama Kurtarma (MAK), Su Altı Taarruz (SAT), Deniz Piyade Keşif timlerini bünyesinde barındırmakla beraber, fiili durumda sadece Bordo Bereliler ve MAK doğrudan kolordunun emrinde görev yapmaktadır

2004 yılında Almanya’da yapılan Dünya Özel Kuvvetler Şampiyonası’nda,aralarında Amerikan Delta Force timlerininde bulunduğu,26 özel kuvvet birliğini geride bırakarak birinci olmuştur

Bordo Bereliler aynı zamanda devlet büyüklerinin yakın koruma görevini de yerine getirirler Ününü Abdullah Öcalan’ın yakalanma görevinde duyurmuştur Bordo Berelilere üye olan askerlerin adları soyadları MİT tarafından korunur

Ahlak ilimden önce gelir ilkesiyle yetiştirilen özel kuvvet mensupları, sıcak çatışmalar gibi birlik ruhu ve dayanışmanın en çok ihtiyaç duyulduğu yerlerde ne kadar başarılı olurlarsa olsunlar öncelikle tim personelini düşünmeleri anlayışına sahiptirler

BURAYA DİKKAT EDİN


Alıntı:
2004 yılında Almanya’da yapılan Dünya Özel Kuvvetler Şampiyonası’nda,aralarında Amerikan Delta Force timlerininde bulunduğu,26 özel kuvvet birliğini geride bırakarak birinci olmuştur

DÜNYANIN EN İYİ ASKERLERİ BORDO BERELİLER

Kadın Savaşçılar (Amazonlar)

Yazan: admin 24 Ekim 2008  
Kategori: Kültür Sanat

Kadın Savaşçılar; Amazonlar

Amazonlar hakkında en geniş bilgiyi haklarında anlatılan öykülerden biliyoruz Bir rivayete göre Libya ’da,başkasına göreyse Kafkasya ’da ortaya çıkmıştı Amazonlar Ne var ki öykülerin geçtiği asıl yer Anadolu ’dur Anadolu Amazonlarının erken tarihi, neredeyse yaşadıkları söylenen bölgelerin tarihi kadar karanlıktır Bir söylenceye göre soyları, zalimlikleri yüzünden tahttan indirilen iki İskit prensesi Scolopotus ve Hylinos ile başladı Bu iki prenses, aileleri, takipçileri ve takipçilerinin aileleriyle birlikte yurtlarından ayrılarak Kafkasların eteklerinde bir devlet kurdularYeni bir ülke arayışındaki tüm göçebe kavimler gibi önceleri öldürdüler ve yağmaladılar Fakat ele geçirilen halklar öç almak için gizlice silahlandılar Bunu izleyen ayaklanmada İskit efendilerini yenmeyi başardılar İskitlerin bütün erkekleri öldürüldü İskitlerde savaş eğitimi kadın erkek ayrımı yapılmadan herkese verilirdi Savaş eğitimi almış olan İskit kadınları kaçmayı başardılar Peşlerinden gönderilmiş bir birliği de yenmeyi başarmış, takipçilerinden kurtulmuşlardı
Erkekleri olmayan ve eskiden hükmettikleri insanlar tarafından esir edilmenin aşağılayıcılığına katlanmayı reddeden kadınlar Meotis Gölü (Azak Denizi) bölgesinde tamamen kadınlardan oluşan bir devlet kurdular Biri devlet işlerini biri de orduyu yönetecek iki kraliçe seçtiler Güçlü bir ordu oluşturduktan sonra savaşçılıklarını denemek üzere savunmayı bırakıp saldırıya geçtiler Buna rağmen başarılı olmaktan uzaktılar; nüfuslarının artmaması onlar için bir dezavantajdı Yeni kazandıkları özgürlükle evliliğin kölelik olduğuna inandıkları halde soylarının tükenmesi tehlikesi, yakın topluluklarla anlaşma yapmalarını gerektirdi Bu geçici birlikteliklerden doğan erkek bebekler babalarına geri verildi; kızlarsa yaya ve at üzerinde dövüşebilmek üzere çocukluktan itibaren eğitim gördüler
Başlangıçta genç kabile Don Nehri kıyısında yaşardı Nehrin adıda ordu kraliçesi olan Lysippe ’nin oğlu Tanais ’ten gelir Tanais savaşa olan tutkusu ve evliliğe değer vermeyişi yüzünden Afrodit ’i kızdırır ve annesine aşık olmakla cezalandırılır Tanais ensest ilişkiye girmektense kendisini nehre atıp boğar Nehir o günden sonra onun adıyla anılır Lysippe, Amazonları Anadolu’ya getiren kraliçedir Onun zamanında Amazonlar Karadeniz’e geldi ve güney kıyısına yerleşmeye, krallıklarının batı sınırını belirlemek için ormanların arasında bir kent kurmaya karar verdiler Bu kente kraliçelerinden birinin adını verdiler: Sinope Hakimiyetlerini Kolkhis ’e (Eskiden Karadeniz ’le Kafkasya ’nın güneyi arasındaki bölgeye verilen ad) kadar genişlettiler Bölgedeki dağlara Amazon dağları adı verildiAmazon Dağları’ndaki derelerin birleşmesiyle oluşan geniş ve kısa bir nehir olan ve Karadeniz’e dökülen Thermodon Nehri ’nin ağzındaki güzel bir burnun üzerine başkentleri Themiserya’yı (bugünkü Terme) kurdular
Amazon savaşçılarının en mağrurları barışta kendilerini avlanmaya ve savaş talimlerine verirdi Bununla birlikte Anadolu Amazonları’nın tarımlada uğraştıkları sanılıyor Savaşçılar her yıl iki aylarını çocuk sahibi olmaya ayırırlardıYalnızca savaşta adam öldürenlerin çiftleşmesine izin vardı Başarılı olan savaşçılar kendilerini komşuları Gargarianlardan ayıran dağa gider, bekarlıklarının özgürlüğünü simgeleyen kemerlerini çıkarırlardı Bir Amazon hamile kaldığında eve dönerdi Doğan kızlar Amazonlarla kalır, savaşçı olarak yetiştirilirlerdi Oğlan çocuklar Gargarianlara geri verilirdi
Gargarianlarla geçirilen ya da tarımla uğraşılan birkaç ayın dışında Amazon ülkesi bir ordu devleti görünümündeydi Ekonomik, politik ve sosyal yapılanmalar savaş temelliydi Savaşa giden ordu, gençliklerinin en seçkin dönemindeki savaşçıları kapsardı Bu savaşçıların ata binmedeki üstünlükleri anlatılırdı hep Çıplak ata biner, çoğunlukla sadece yular kullanırlardı Bir rivayete göre Anadolu ’ya biniciliği ilk onlar tanıtmıştı Savaşlarda hızlı ve yenilmez olmalarını ata bu denli hakim olmalarına borçluydular Bir Amazon daha küçük yaşta, erkeklerin egemen olduğu bir toplumla alay etmeyi öğrenirdi Amazonların savaşçı yetenekleri üst düzeydeydi Okçulukları çok başarılıydı Kalkanlar ve zırhlar oklarına karşı korunmaya yetmiyordu Kargılar ve “bigennis ”denilen çift ağızlı baltalarıyla savaşlarda çevrelerine dehşet saçarlardı Darbelerden korunmak içinse ana tanrıçanın simgelerinden biri olan Ay biçimli kalkanlar kullanırlardı
Amazonlar yüzyıllar boyunca Karadeniz ’deki üslerinden çok uzaklara akınlar düzenlediler Kraliçeler, Efes ve Thiba gibi kentler kurdular Üç kraliçe tarafından yönetilen (Marpesia, Lampado, Hippo) üç kabile batıda Trakya’ya, doğudaysa Suriye’ye yöneldi Başkentleri Themiserya ’da savaş ganimetlerinin artmasıyla Artemis ’in ilkel bir versiyonu için tapınaklar inşa edildi ve onuruna festivaller düzenlendi
Yunanlı coğrafyacı Strabon da Amazonlardan bahsedenler arasındadır:

“…Bazıları, isimleri Alazonlar, diğerleri Amazonlar olarak ve Alybe’den sözcüğünü Alope’den ya da Alobe’den şeklinde okuyarak ve Borysthens Irmağı ötesindeki İskitlere ‘Alazonlar’ ve aynı zamanda ‘Kallipidler’ ve daha başka isimler vererek –ki bu isimler Herodot, Hellanikos ve Eudoksos tarafından bize zorla kabul ettirilmiştir- ve Amazonları Kyme yakınında Mysia, Karia,ve Lidya arasına yerleştirmek suretiyle, ki bu, Kyme’li Ephoros ’un da fikridir, tarihi metni de ğiştirmişlerdir Ephoros ’un bu görüşü mantıksız olmayabilir; çünkü onlar vaktiyle Amazonlar tarafından, sonradan Aioller ve İyonlar tarafından yerleşilmiş olan ülkeyi kastetmiş olabilirler ve söylediğine göre isimlerini Amazonların vermiş olduğu belirli kentler vardır: Ephessos, Smyrna, Kyme ve Myrina gibi …”

Amazonların Anadolu ’daki yaşantılarını bize anlatanlardan ikisinin adı Halikarnas ’la ilişkilidir Bunlardan ilki Halikarnas’lı Herodot ’tur Tarihin babası olarak anılan ve sonradan Strabon’un da Amazonlardan söz ederken atıfta bulunduğu Herodot, onların öyküsünden ilk bahsedenlerdendir:

“Amazonların, ki İskitler bunlara oirpata derler, Yunanca karşılığı erkek öldürenler demektir

der yazdığı tarihte Onlara savaş açan Yunanlılar, diye anlatır, Thermodon savaşını kazandıktan sonra canlı olarak yakaladıkları Amazonları üç gemiye doldurup denize açıldılar Amazonlar açık denizde erkeklerin üzerine atılıp onları döve döve öldürdüler Ama bir gemi nasıl yönetilir bilmiyorlardı, dümen nasıl tutulur, yelken nasıl kullanılır haberleri yoktu Erkekleri öldürdükten sonra, rüzgârın ve dalganın önüne katılmışlar, Dik Bayır denen yere varmışlardı Amazonlar burada karaya çıktılar,çevrede otlayan atlara rastlayınca bunların üzerine atladılar ve İskit topraklarını yağmalamaya başladılar İskitler başlarına gelene bir anlam veremiyorlardı Bunların ne dillerini anlıyor, ne giyinişlerini tanıyor, ne de kim olduklarını biliyorlardı Amazonların saldırıları karşısında şaşırıp kalmışlardı; bunları genç ve zorlu erkekler sanıyorlardı Savaş alanında kalan ölüleri görünce daha da şaşırdılar, bunlar genç erkekler değil, kadınlardı Bir daha ne olursa olsun onları öldürmemeye karar verdiler Bakacaklar, görünüşte bunlar kaç kişidir, aralarından o kadar sayıda genç delikanlı ayıracaklar, karşılarına onları çıkaracaklardı Bu gençler kamplarını Amazonların kampının yanına kurup davranışlarını onlara göre ayarlayacaklardı
Eğer kadınlar üstlerine yürürlerse savaşmayıp arayı biraz açmakla yetineceklerdi Sonra onlar durunca bunlar da duracak ve kamplarına geri döneceklerdi İskitler böyle düşünmüşlerdi; çünkü bu kadınlardan çocukları olsun istiyorlardı Delikanlılar aldıkları emirleri yerine getirdiler Amazonlar onların kendilerine zararları dokunmayacağını anladıklarında onlara aldırmaz oldular… Öğle vakti olunca Amazonlar birer ikişer çevreye dağılır, doğal gereksinimlerini karşılarlardı Bunu gören İskitlerden birisi kızlardan biriyle birlikte oldu Kız da buna karşı koymamıştı Bunu izleyen günlerde İskit gençleriyle Amazonlar daha da yakınlaştılar; kamplarını birleştirip beraber yaşadılar Amazonlar İskitlerin dilini konuşmaya başlayınca gençleri kendileriyle birlikte gelmeye ikna ettiler Birlikte Tanais Nehri ’ni geçip yeni topraklara yerleştiler
Amazonlardan söz eden bir diğer isim de Halikarnas Balıkçısı’dır Ege ’de bulunan birçok kentin Amazonlar tarafından kurulduğunu anlatır:

“Anadolu ana erkil bir sistemle idare edilirken büyük ana tanrıça Kibele’ye tapılırdı Kibele bir ay tanrıçasıydı Kızlığı, kadınlığı ve analığı temsil ettiği için doğan ay, dolunay ve azalan ay olarak gösterilirdi, yani üçlek bir yapıdaydı Ana tanrıçanın birçok adı vardı Bunlar arasında İzmir adının kökü bakımından ‘Marian’, ‘Mirin’, ‘Aymari ’ ve ‘Mariyamne ’adları önemlidir Bu adların sonuncusu Suriye’ye vardığında Meryem’e, batıya ulaştığındaysa Marian ’a dönüşür

Şimdi gelelim eski bir efsaneye:
Mirin adlı bir Amazon kraliçesi, Kuzey Ege kıyılarında ‘Serne ’adında bir kenti zapteder, erkeklerin tümünü kılıçtan geçirir; kadın ve çocuklarıysa köle olarak tutar Kraliçe onlar için kendi adını taşıyan, Mirin kentini kurar Mirin,aynı zamanda Kyme, Prienne ve Pitane, Lesbos Adası’nda da Mitilin (Midilli) kentlerini kurar Bir gün adaya giderken fırtına kopar Ana tanrıça Kibele filoyu korur ve Semadirek Adası’na götürür Kraliçe Mirin o güne dek kimsenin oturmadığı adada Kibele’ye saygı ve şükranlarını anlatmak için bir tapınak kurar Buradan da anlaşılıyor ki Kraliçe Mirin, Tanrıça Mirin ’in bir rahibesiydi
Amazonlarla ilgili söylenceleri bir kenara bırakırsak geriye fazla birşey kalmıyor aslında Tarihte gelmiş geçmiş bütün halkların geçmişine bakıldığında, söylencelerin yanında gerçek olan olayların tarihinin de anlatıldığını görüyoruz Amazonlardaysa bu ayrım neredeyse yok denecek gibi Anadolu ’dan geçen bütün halklar Amazonların izini -eğer vardıysa- çoktan örtmüşler
Peki o halde Amazonların gerçekliğiyle ilgili soruları yanıtlamaya nereden başlamak gerek?
Onların yalnızca söylenceden ibaret olduklarını söylemek ne denli zorsa gerçekten yaşadıklarını söylemek de aynı şekilde zor Bugüne dek bu konuda ortaya atılmış birkaç temel görüş var Bunların hepsi de Amazonların öyküsünün, günümüzdeki halini alıncaya dek çeşitli söylencelerle beslendiğini ortaya koyuyor Birinci görüş, Amazonların, erkeklerin yanında yardımcı olarak savaşa giren kadınlardan türediği yolunda
İkinci görüş Yunan kolonilerine saldıran tamamen tıraşlı yabancıların kadınlar olarak yorumlanmasıyla ilgilidir İlk görüşü ortaya atan Bizans tarihçisi Caesarea’lı Procopius, düşüncesini şöyle dile getirir:

“Sabiri diye çağrılan Hunlar, diğer bazı Hun kabileleri gibi o bölgede (Kafkasya ’da) yaşarlar ve Amazonların aslında burada ortaya çıktıklarını ve sonradan Thermodon Nehri ’nin üzerinde şu anda Amisos kentinin bulunduğu, Themiserya yakınlarında kamp kurduklarını söylerler Fakat bugün Kafkas bölgesi civarında Strabon ve diğerlerince haklarında çok yazılmış olmasına rağmen Amazonlarla ilgili ne korunmuş tek bir hatıra ne de onlarla ilişkili bir isim vardır Erkeklerin özelliklerini taşıyan bir kadın ırkının asla var olmadığını ve insan doğasının kabul edilmiş gerçeğinin Kafkas Dağları’nda bir istisna oluşturmadığını savunan tez daha akla yakın görünüyor Fakat gerçek, bu bölgelerdeki kavimlerin kadınlarıyla birlikte büyük bir orduyla Asya ’ya bir akın düzenledikleri,Thermodon Nehri ’nde kamp kurdukları ve kadınlarını burada bıraktıklarıdır Sonra, erkekler Asya ’nın büyük bir kısmını yağmalarken bu toprakların yerli halklarınca kıstırıldılar ve tek kişi bile kurtulamadan katledildiler Böylece hiçbiri kadınların kampına geri dönemedi Bundan böyle kadınlar çevrede yaşayan halkların intikamından korktuklarından erzakın da yetersizliğiyle erkeklerin görevlerini üstlendiler Erkeklerin kampta bıraktıkları araçlarla silahlandılarTümüyle yok edilene dek de burada erkeksi bir cesaret göstermek zorunda kaldılar Olan işte buydu Amazonların kocalarıyla birlikte savaşa çıktıklarına benim zamanımda gerçekleşen bir olaya dayanarak inanıyorum … Hunlar Roma topraklarına sık sık akın eder, savaşırlardı Geride bıraktıkları ölü Hunların arasında kadın savaşçıların cesetlerine de rastlanırdı…”

Procopius ’un, Kafkasları Amazonların kalesi olarak göstermesi gelenekle uyum sağlar Dağlar,sık ormanlar ve genel olarak keşfedilmemiş bölgeler, geç klasik dönemde yaşayanlara göre Amazonların yerleşim yerleridir 16yüzyılda yaşamış olan İspanyol kaşifi Francisco de Orellana, Güney Amerika ’da Marnaon Nehri kıyılarında Tapuyas yerlilerinin saldırısına uğradı Anlattığına göre yerlilerin saflarında silahlı kadınlar da vardı Nehir bundan sonra Amazon olarak anıldı Amazonlarla ilgili ikinci bir görüşse onların aslında tıraş olmuş erkekler olduğu yolundadır Bu görüşü düşünmeye başlamadan önce kadınlarla karıştırılan erkeklerin birtakım koşulları taşımaları gerektiği görülüyor:

1) Amazonların yaptığı gibi onlar da Anadolu ’ya birçok küçük kabilenin bulunduğu dönemde yerleşmiş olmalıdırlar
2) Güçlerinin zirveye ulaştığı dönem Amazon zaferleriyle üst üste gelmelidir ve MÖ 15 ila 20yüzyıllardan sonra olmamalıdır

3) Akaların MÖ 1100 dolaylarında Attik ’dan Anadolu ’ya göç etmelerinden önce yok olmuş olmaları gerekmektedir

4) Yunanlıların sakalsızlığı kadınlıkla özdeşleştirdikleri bir dönemde sakalsız olmalıdırlar Böyle bir millet aramak Amazonları aramaktan çok daha güç gibi görünüyor Oysa böyle bir halk var: Hititler

Hititler o dönemde dünyanın en büyük uygarlıkları arasındaydı Hititlerin yükselişi MÖ 1300 ’lerde başladı; Mısırlıları yendikleri MÖ 1296 ’da doruğa ulaştı Ne var ki bir süre sonra batıdan gelen deniz halklarının baskısına dayanamayan Hitit devleti çöktü, MÖ 1200 ’lerde başkentleri Hattuşaş yakıldı Amazonların yok oluşu gibi Hitit imparatorluğu da hızlı bir biçimde tarih sahnesinden çekildi Öyle ki MS 19 yüzyıla dek unutuldular Eğer Hititlerle Amazonlar arasında heyecan verici bir benzerlik olduğu kabul edilirse, sakal bir anda önem kazanır Hititler, Yunanlıların sakal bırakma adetini izlemediler Yunanlılar için sakal, savaş alanında yakın dövüşürken ya da herhangi bir sokak kavgasında sorun çıkarsa da, hazine değerindeydi Sakal, düşmana tutup çekebileceği uygun bir araç sağlıyordu Bu nedenle MÖ 331 yılında Büyük İskender Arbela savaşına girmeden önce askerlerine sakallarını kesmelerini emretmişti Gerçek ne olursa olsun Yunanlılar, Büyük İskender dönemine dek sakallarını kesmediler O yıllarda kıllılık erkekliği, kılsızlık da kadınlığı simgeliyordu Ünlü komedi yazarı Aristophanes, oyunlarından birinde efemineliğiyle ünlü oyun yazarı Euripides’e, Agathon ’a cilveli bir eda ile

“Her zaman yanında tıraş bıçağı bulunur Onu bir saniyeliğine bana versene”

dedirtir O dönemde tıraş bıçağı erkeğin değil, kadının gerekli bakım eşyalarından biriydi Yunanlılar, Hititlerle ilk kez MÖ 12 yüzyılda ilişki kurdular İki uygarlık Akaların Dorlardan kaçmak üzere Anadolu’nun Ege Denizi kıyılarında kurdukları kolonilerin bulunduğu topraklarda karşılaştılar Hititler sakal uzatmayı Yunanlılardan görüp benimsediler 12yüzyılın ortasından önce yapılan anıtlarda Hititler tıraşlı gösterilir; sonrasında sakallıdırlar Yunanlılar için bu dönem öykü anlatıcılarının evlerinden uzak göçmenleri cesaretlendirip şevklendirmek için masallar oluşturdukları dönemdir Masallarda Aka kahramanları tekrar tekrar anlatılarak yaşatılırdı Eski çarpışmaların bazılarında Yunanlılar sakalsız Hitit savaşçılarını küçümseyerek “kadın savaşçılar” olarak adlandırmış, ya da tamamen yanlış anlamaya dayalı, Hititleri kadın zannetmiş olabilirlerdi Bu tür yanılgıların izlerini Yunan mitolojisinde görmek mümkün Sözgelimi o döneme dek at görmeyen Yunanlılar, ata binmiş birini gördüklerinde ikisini tek bir canlı gibi düşünmüş ve kentaurlar söylencesine neden olmuşlardı Aynı şekilde Hititlerin profilden devasa boyutlarda duvarlara resmettikleri tanrı figürlerini de görmüştü Yunanlılar
Hititler, uydukları saygıdan dolayı tanrı figürlerini insanlara göre çok büyük çiziyorlardı Profilden çizildiği için tek gözü görülen tanrı figürleri Yunanlılar arasında tek gözlü devler olan Kyklop (Tepegöz) söylencesini doğurmuştu Amazonlar da böylesi bir yanlış anlamanın sonucunda ortaya çıkmış olabilirler Halikarnas Balıkçısı “Böyle bir yanlış anlama varsa İzmir kentinin Hititlerce kurulduğunu söyleyebiliriz” der
Balıkçı, ayrıca Artemis tapımının kökeni olan ana tanrıça tapımının Hititler döneminde yerleşmiş olduğunu söyler Efes ’teki Artemis heykellerinin iki yanında bulunan geyiklerin de Hititlerin kader, mutlu alın yazısı simgeleri ya da tanrısı kimlikleriyle, “runda” adında kutsal saydıkları geyik olduğunu da belirtir Bu görüş akla oldukça yatkın gelse de minik bir pürüz içeriyor Bugün Hititler olarak bildiğimiz, kendilerine Nesililer diyen halk, Asya’dan Anadolu ’ya geldiğinde ataerkil yapıdaydı Dolayısıyla beraberinde bir tanrıça kültürü getirmiş olamaz Nesililer denen halk Anadolu’yu ele geçirip birleştirdikten sonra burada yaşayanların kültürlerini benimsemiş, hatta onların adını almıştı Hatti Ülkesi denen Anadolu, anaerkil yapısını koruyordu Bundan yola çıkarak belki de Amazonların çıkış noktasını Hititlerden daha geride, Anadolu’nun Nesililerden önceki halklarında aramak daha doğru olabilir
Gerçek ya da söylence, kadın savaşçılar ya da kadın sanılan erkekler; Amazonlar yalnızca Anadolu halkları ve Yunanlılar üzerinde değil, tüm dünya tarihinde bir yer sahibi bugün Feminist hareketlerde kadının erkeklerle eşitliğini vurgulamak için Amazon sözcüğü hâlâ kullanılıyor Bu cesur kadın savaşçılarla ilgili anlatılanlar bir masalsa, romanlardan televizyon dizilerine dek bütün dünyanın aklına kazınmış bir masal

Dünyanın Yeni Yedi Harikası: Colosseum (Kolezyum)

Yazan: admin 24 Ekim 2008  
Kategori: Kültür Sanat



İtalya’nın başkenti Roma’da bulunan Flavianus Amfiteatrı olarakta bilinen Colosseum, Roma İmparatorluğu ve devamı olan Batı Roma İmparatorluğu’nun başkenti Roma’daki 50000 kişilik büyük arenadır Usta bir komutan olan Vespasianus tarafından MS 72 yılında yapımına başlanmış ve MS80 yılında Titus döneminde tamamlanmıştır Daha sonraki değişiklikler Domitian
hükümdarlığı zamanında yapılmıştır İmparatorlar burada Roma halkını eğlendirmek için gladyatör dövüşleri düzenlerdi Bunlardan başka pek çok halk gösterileri, taklit deniz savaşları, hayvan avcılığı, infazlar, meşhur savaşların yeniden yasallaştırılması, klasik mitolojiye dayanan dramalar olurdu Kolezyum daha sonra çeşitli maksatlarla kullanıldı; barınma, iş dükkanları, dini kışlalar, istiham, taş ocağı, hristiyan türbesi olarak Asıl adı Arena iken, sonradan, girişteki etkileyici heykelin adını almıştır
7 Temmuz 2007 tarihinde, Dünyanın Yeni Yedi Harikası’ndan biri olarak seçilmiştir Şimdi depremden dolayı harap vaziyette olmasına ve taşlarının çalınmasına rağmen Kolozyum Roma İmparatorluğu’nun uzun zamandan beri ikonik sembolü olarak görülür Bugün modern Roma’nın en çok turist çeken yerlerinden biridir Ve Roma Katolik Klisesi ile yakın bağlantıya sahiptir Çünkü Paskalya öncesi cuma günü Papa amfitiyatroda fener alayı düzenler

İsim
Kolezyum’un orijinal adı Amphithetrum Flavium idi Sık sık Flavium Amphitheater olarak da adlandırılır Yapı Flavium Hanedanlığı döneminde yapıldığından onun orijinal ismi buradan gelir

ümitsizlik helvası….

Yazan: admin 24 Ekim 2008  
Kategori: Kültür Sanat

doğu zindanlarında idama mahkum olanlar, hapsedildikleri yerde idamı beklerken bir gece kendilerine helva ikram edilirse, ertesi gün asılacaklarını anlarlar ve o geceyi tövbe istiğfarla geçirirlerdi bu helvaya “ümitsizlik helvası” denirdi

hicaz demiryolu….

Yazan: admin 24 Ekim 2008  
Kategori: Kültür Sanat

II Abdülhamid, hicaz demiryolunun yapım hazırlıklarını yaptığı dönemde Hintli Müslümanlar, evlilik ve cenaze masraflarını bile kısarak yardım sandıklarını doldurmuşlardır 1909 yılına kadar Hicaz Demiryolu projesinin toplam sermayesinin yaklaşık yarısı bu yardımlar yolu ile elde edilmiştir

Cep Telefonu Ve İnternet :

Yazan: admin 24 Ekim 2008  
Kategori: Kültür Sanat

Cep telefonu (1973): Cep telefonu düşüncesi 1947′de ortaya çıkmış Arabalara nasıl telefon yerleştireceklerini düşünen bilimadamları, yüksek güçlü vericileri aralıklı olarak yerleştirmektense düşük güçlü ucuz vericileri sık aralıklarla yerleştirmenin daha başarılı bir sistem olduğunu düşünmüşler Tabii o sırada bunu yapabilecek teknoloji ortalarda yokmuş Martin Cooper, modern cep telefonu cihazının mucidi sayılıyor İlk cep telefonu görüşmesini 1973 yılının Nisan ayında o yapmış 1977′de ilk cihaz imal edilmiş ve 2000 tane sınırlı sayıda üretilerek piyasaya çıkmış

İnternet (1991): İnternetin büyükbabası ARPAnet’in ilk çalışmaları, soğuk savaş döneminde yapılmış Amaç, yeni bulunan NCP (Network Control Protocol) protokolü sayesinde birbirine bağlanabilen bilgisayarlarla birbirine uzak iki askeri üs arasında bilgi akışını devamlı tutmakmış 1968′de artık ağır kalan ARPAnet yerine NSFnet kurulmuş ve bu sefer ağa üniversiteler de bağlanmış Bu ağ, bugün internet dediğimiz devasa şeyin omurgasını oluşturmuş

Sonuna kadar oku,ders al!

Yazan: admin 24 Ekim 2008  
Kategori: Kültür Sanat

BİR ZAMANLAR bir kralın aklına şöyle bir düşünce geldi:

“Eğer bir işe ne zaman başlayacağımı, kimi dinleyeceğimi ve yapmam gereken en önemli şeyin ne olduğunu bilseydim, giriştiğim her işi başarırdım

Krallığın dört bir yanına, kim kendisine her iş için en uygun anı, bu iş için en gerekli kişinin kim olduğunu ve yapılması gereken en önemli şeyin ne olduğunu öğretirse ona büyük bir ödül vereceğini duyurdu Bilgeler kralın huzurunda toplandılar, fakat sorulara verdikleri cevaplar birbirinden tümüyle farklı oldu

Kral hâlâ doğru cevapları aradığı için, yakınlardaki bir bilgeye danışmaya karar verdi Bilge kişi, hiç ayrılmadığı bir ağaç kovuğunda yaşıyor, yanına halktan insanlar dışında kimseyi kabul etmiyordu Bu yüzden kral halktan biri gibi giyindi ve yola düştü

Bilge kişinin yaşadığı kovuğa yaklaştıklaında kral atından indi ve korumalarını orada bırakıp yola tek başına koyuldu Bilgenin olduğu yere vardığında, onu yaşadığı kovuğun önüne çiçek tarhları kazarken gördü

“Ey bilge kişi, sana birkaç önemli konuda danışmaya geldim” dedi “Doğru şeyi doğru zamanda yapmayı nasıl öğrenebilirim? En fazla ihtiyaç duyduğum, dolayısıyla ötekilerden daha fazla ilgi göstermem gereken kişiler kimdir? En önemli ve herşeyden önce gelen sorum ise şu: Kendimi vermem gereken işler nelerdir?”

Bilge, büyük bir dikkatle kralı dinledi, fakat bir cevap vermedi Döndü, yapmakta olduğu işini sürdürdü

“Yoruldunuz” dedi kral “Küreği bana verin de, siz biraz dinlenin

Bilge kişi:

“Sağolun” dedi ve küreği krala verdi Yere oturup dinlenmeye başladı

Kral, iki tarh kazdıktan sonra sorularını tekrar sordu Bilge kişi ona cevap vermek yerine ayağa kalktı, elini küreğe uzattı ve:

“Siz biraz dinlenin, bir parça da ben çalışayım” dedi

Fakat kral küreği ona vermedi, tarh kazmayı sürdürdü Saatler birbirini kovalıyor, güneş yavaş yavaş ağaçların ardından batmaya başlıyordu Sonunda kazmayı toprağa saplayıp, bilgeye döndü:

“Ey bilge kişi, senin yanına sorularıma bir cevap bulmak için geldim” dedi “Eğer cevap vermeyeceksen, söyle de evime döneyim

Bilge kişi gözlerini uzaklara dikti

“Bak, bir adam koşarak buraya geliyor” dedi “Bakalım kimmiş, ne istiyormuş

Kral arkasına döndüğünde, bir adamın koşarak kendilerine doğru geldiğini gördü Adamın karnına bastırdığı ellerinin altından kan sızıyordu Kralın yanına ulaşınca, kendinden geçercesine inledi, sonra da bayılıp yere düştü

Kral ve bilge kişi, hemen adamın üstündeki elbiseleri çıkardılar Adamın karnında büyük bir yara vardı Kral yarayı elinden geldiğince yıkadı, mendiliyle ve bilge kişinin havlusuyla sardı, kanı durdurdu

Adam bir süre sonra kendisine gelince içecek birşey istedi Kral dereden taze su getirdi, verdi

Bu arada akşam olmuş, hava soğumuştu Kral, bilge kişinin de yardımıyla yaralı adamı kovuğa taşıyarak yatağa yatırdı Yatağa uzanan adam gözlerini kapatıp derin bir uykuya daldı Kral, koşuşturmaktan ve yapmış olduğu işlerden öylesine yorulmuştu ki, eşiğin dibine çöktü ve orada uyuyakaldı Kısa yaz gecesi boyunca deliksiz bir uyku çekti

Sabah uyanınca, yatakta uzanmış ve canlı gözlerle dikkatle kendisine bakan yabancının kim olduğunu hatırlamaya çalıştı

Kralın uyandığını gören adam, zayıf bir sesle:

“Beni affedin” dedi krala

Kral:

“Sizi tanımıyorum, üstelik affedilecek birşey yapmadınız ki” dedi, ama adam konuşmayı sürdürdü:

“Siz beni tanımıyorsunuz, ama ben sizi tanıyorum” dedi “Ben kardeşimi astırdığınız ve mallarını elinden aldığınız için sizden öç almaya yemin etmiş bir düşmanınızım Tek başınıza bilge kişiyi görmeye gittiğinizi öğrendim, dönerken yolda sizi öldürmeye karar verdim Ama akşam olduğu halde dönmediniz Ben de pusuya yattığım yerden çıkıp sizi aramaya koyuldum ve korumalarınıza yakalandım Onlar beni tanıdılar ve öldürmek istediler Ellerinden kurtuldum, ama yaralıydım; yaramdan kan akıyordu Siz dün akşam yaramı sarmasaydınız, kan kaybından ölürdüm Ben sizi öldürmek istedim, fakat siz benim hayatımı kurtardınız Eğer yaşarsam, şimdiden sonra en sadık hizmetkârınız olarak size hizmet edeceğim ve oğullarıma da aynı şeyi yapmalarını emredeceğim Beni affedin

Kral, düşmanıyla bu denli kolay barıştığı ve onun dostluğunu kazandığı için çok mutlu oldu Onu yalnızca affetmekle kalmadı, uşaklarını ve kendi doktorunu gönderip onun tedavisini yaptıracağını da söyledi Ayrıca, el konulan tüm mallarının geri verileceğini de bildirdi

Yaralı adamla vedalaşan kral, kapının önüne çıktı ve orada yine çiçek tarhı kazan bilgeden, sorularına cevap vermesini bir kez daha istedi

“Siz beklediğiniz cevabı çoktan aldınız” dedi bilge Ve şöyle sürdürdü sözlerini:

“Dün eğer benim güçsüzlüğüme acımayıp şu tarhları kazmasaydınız, buradan ayrılacaktınız ve geri dönerken şu adamın saldırısına uğrayacaktınız Yani, dün sizin için en önemli an, tarhları kazdığınız andı Sizin için en önemli kişi bendim ve sizin için en önemli iş bana iyilik yapmaktı Daha sonra yaralı adam koşarak yanımıza geldi Sizin için en önemli an, onunla ilgilendiğiniz andı Çünkü eğer onun yaralarını sarmasaydınız, o adam sizinle barışmadan ölecekti Dolayısıyla o zaman sizin için en önemli kişi oydu Ve yine o zaman en önemli işiniz de, onun için yaptıklarınızdı

Bilge bunları söyledikten sonra krala, bir de öğüt verdi:

“Sizin için en önemli anın içinde bulunduğunuz an olduğunu hiçbir zaman unutmayın Çünkü yalnızca o an elimizden birşey gelebilir Sizin için en önemli kişi ise, o an birlikte olduğunuz kişidir Çünkü hiç kimse, bir başka kişiyle bir daha görüşüp görüşmeyeceğini bilemez Ve sizin için en önemli iş iyilik yapmaktır Çünkü kişinin bu dünyaya gelmesinin bir hikmeti budur

kaLori nasıL öLçüLüyor ¿

Yazan: admin 24 Ekim 2008  
Kategori: Kültür Sanat

Kalori denilince aklımıza gıdalar gelir ama aslında kalori bir enerji birimidir Her çeşit enerji kalori ile ölçülür Bilimsel olarak l gram suyun ısısını l derece yükseltmek için gerekli enerji miktarıdır diye tarif edilir Nedendir bilinmez gıda ve fizik dalı ile uğraşanlar arasında enerjinin birimi ile ilgili garip bir anlaşmazlık vardır Gıda uzmanlarının l kalori dedikleri değer aslında bilimsel olarak l000 kalori yani l kilokaloridir

İnsanlar egzersiz yaparak kalori yaktıklarını söylerler Bu pek doğru bir ifade değildir Kalori enerjidir, enerji ise yakılamaz ama yiyecekler yakılabilir Kömür yakıldığında içindeki enerji nasıl açığa çıkıyorsa vücut da yiyeceklerdeki yağ, protein ve karbonhidratları alevsiz olarak kimyasal yolla yakarak enerji elde eder

Kimyada genel bir kural vardır Eğer iki kimyasal reaksiyona aynı elementlerle başlıyor ve sonunda aynı şeyleri elde ediyorsanız, reaksiyonun şekli ne olursa olsun, elde edilen enerji miktarı aynıdır Bu nedenle, bir yiyecek metabolizmada yakılınca elde edilen enerji, aynı yiyeceği ateşte yakmakla elde edilecek enerji ile aynıdır

Yiyeceklerin kalori miktarını ölçen ve kalorimetre adı verilen alet, bir su tankı ve onun içine batırılmış, yüksek basınçlı oksijen bağlantısı olan çelik bir kaptan oluşan basit bir düzenektir

Kalorisi ölçülecek yiyecek çelik kaba konulur, oksijen verilerek tutuşturulur Yanma bitince kabı çevreleyen sudaki ısı yükselmesi ölçülür Derece olarak ısı yükselme miktarı ile kilogram olarak suyun ağırlığı çarpılınca sonuç doğrudan (gıda uzmanlarının kullandığı) kalori miktarını verir

İnsanlar bu şekilde yiyeceklerin kalori miktarlarını ölçerlerken bir şeyin farkına vardılar Hangi yiyeceğin içinde olurlarsa olsunlar bütün protein türlerinin bir gramları aynı miktarda kalori veriyorlardı Aynı şeyler yağlar ve hidrokarbonlar için de geçerliydi Protein ve karbonhidratların her bir gramı 4, yağların ise 9 kalori içeriyordu

O halde yiyecekleri tek tek yakarak kalori miktarlarını ölçmeye gerek yoktu Bir yiyecekte kaç gram yağ, protein ve karbonhidrat olduğu biliniyorsa iş kolaydı Protein ve karbonhidrat gramajlarını 4, yağınkini ise 9 ile çarparak yiyeceğin toplam kalori miktarı bulunabiliyordu

Yine de kalorimetre ile insan vücudu arasında küçük bir fark vardır Kalorimetrede yiyeceğin tümü yakılır Vücutta ise yağın yüzde 2’si, karbonhidratın yüzde 5′i, proteinin de yüzde 8′i sindirilip parçalanmadan yani enerjiye dönüşmeden vücuttan çıkar gider Hassas değerlendirmelerde bu farkı hesaba katmak gerekir

Yemek Secmenin Nedeni

Yazan: admin 24 Ekim 2008  
Kategori: Kültür Sanat

Lezzet, halk arasında yiyeceğin tadı olarak bilinir, halbuki tat lezzet duyusu içindeki faktörlerden sadece bir tanesidir Yiyeceğin lezzetini, tadının yanı sıra kokusu, sıcaklığı, sertliği, görünüşü ve içindeki baharatlar da belirler Lezzet duyusu ayrıca kişinin yaşına, sigara içip içmemesine halta dişlerindeki protezlere bile bağlıdır

Yemek ağza gönderilmeden önce, gözler dış görünüşü hakkında beyine bilgiler gönderirler Sonra yiyecek ağza yaklaştırılırken koklanır Yemeğin kokusunun alınabilmesi için burun içinde hava akımı olması gerekir Nezle olunduğunda burun tıkanıp hava akımı durduğundan koku alınamaz Eğer burun parmaklarla iki yandan sıkılırsa, soğan mı yoksa elma mı yendiği anlaşılmaz

İnsanlar çoğu yiyecekleri sıcak yemeyi severler Sıcaklığı, ağzın içinde bulunan sıcaklık alıcıları saptar ve beyine bildirirler Tadı ve kokusu iyi olan bir yiyecekten sırf soğuk olduğu için lezzet duyamayabiliriz Yiyeceğin yumuşak olması ve görüntüsünün güzelliği de daha büyük bir iştahla yenilmesini sağlar

Bazı kişiler acı olarak sevdikleri bir yiyeceği, bibersiz ve baharatsız yerlerse lezzet alamazlar Ağızdaki ağrı duyusunu akmaya yarayan alıcıların da lezzet duygusunun alınmasında rolleri vardır

Ağızda sayıları 9-10 bin civarında olan tat alıcılarının 45 yaşından sonra azalmaya başlar 80 yaşında normalin beşle birine düşer Genç yaşlarda sevilmeyen bazı yemeklerin ilen yaşlarda sevilerek yenilmesinin sebebi, bu tat alıcılarının sayılarının azalmaları, yiyeceğin tadının tüm ayrıntılarının, daha önce hoşlanılmayan kısımlarının artık algılanmaması olabilir

Dişlerdeki protezler hem damaklardaki sıcaklık ve dokunma alıcılarının üzerlerini kapadıklarından hem de tadın alınmasında ana etken olan tükürük salgı miktarını etkilediklerinden tat alma duygumuzu önemli derecede etkilerler

Ağrı duyusunu alan alıcılar dışında, ağız ve burundaki alıcılar uyarılara çabuk adapte olurlar Ağza alınan bir yiyeceğin lezzeti başlangıçta iyi bir şekilde alınırken zaman geçtikçe bu alıcıların gönderdikleri sinyal seviyesi azalır Bu nedenle daha iyi lezzet alabilmek için yemeklerin azar azar ve İki lokma arasında bir süre beklenerek yenilmesi tavsiye edilir

İlk insanlar av hayvanlarının etlerini çiğ olarak yiyorlardı Sonra ateşte pişirmeye başladılar Yıllar geçtikçe pişirdikleri yemeklerin daha lezzetli olmalarını sağlamak ve çeşidi arttırmak için birbirleri ile karıştırmaya başladılar Yemekler zamanla toplumların tarihsel gelişimleri ve çevre etkileriyle, geleneklere göre şekillendiler İnsanların lezzet anlayışları da bulundukları toplumlara göre gelişti

Yemek yeme alışkanlığı ve damak tadı denilen lezzet anlayışında, sadece kültür ve coğrafi koşullar değil, toplumun sosyolojik ve ekonomik yapısı, göçebelik, tarım, hayvancılık, ormancılık, balıkçılık gibi yaşam alanları, iklim koşulları, din ve komşu kültürler de etkili oldular

Bütün bunlara rağmen, aynı toplumdaki iki insanda veya aynı insanda değişik yaşlarda oluşan farklı lezzet anlayışının nedenleri tam anlaşılabilmiş değildir Araştırmacılar en çok insan tükürüğündeki kimyasallar ve bunların insandan insana fark eden genetik yapıları üzerinde duruyorlar

kim daha çağdaş……

Yazan: admin 24 Ekim 2008  
Kategori: Kültür Sanat

12 yüzyıla kadar Avrupaya hakim olan hastalıkların insanın içine giren şeytandan kaynaklandığını, b undan kurtulmak için rahibin dua ederek şeytanı kovması gerektiği şeklindeki anlayış müslümanlar sayesinde değişmiş; hastalıklar için uygun olan tedavi usulleri uygulanmaya başlanmıştı
büyücülerden ve akıl hastalarından bazılarıda “içlerine şeyten girdiği veya ruhlarını şeytana kaptırdıkları” düşüncesiyle diri diri yakılmıştı bazılarının içindeki şeytanın çıkarılması için kızgın demirlerle dağlandıkları görülmüştü oysa aynı dönemlerde Anadoludaki pek çok darüşşifakada akıl hastaları, Kur’an okunarak, su sesi, ney sesi ve güzel kokularla tedavi eilirlerdi

Sonraki sayfa »