Bordo Bereliler.(J.Ö.H)

Bordo Bereliler, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin değişik sınıf ve rütbelerdeki subay, astsubay ve uzman erbaşlardan oluşan, iç ve dış tehditlerin bertaraf edilmesine karşı her türlü arazi ve iklim şartlarında görev yapabilecek nitelikte üst düzey eğitime tabi tutularak yetiştirilmiş özel askerlere verilen isimdir
Tugay seviyesinde kurulmuş ve daha sonra tümen, ardından 2006 YAŞ kararı ile Kolordu seviyesine çıkartılmıştır
Oluşturulmuş olan Kolordu kamuoyunda Özel Harp Dairesi olarak bilinse de, resmi adı Özel Kuvvetler Komutanlığıdır
Hiçbir kuvvet komutanlığına bağlı olmaksızın doğrudan Genelkurmay Karargâhına bağlı olarak görev yaparlar
Söz konusu Kolordu, Bordo Bereliler ile Muharebe Arama Kurtarma (MAK), Su Altı Taarruz (SAT), Deniz Piyade Keşif timlerini bünyesinde barındırmakla beraber, fiili durumda sadece Bordo Bereliler ve MAK doğrudan kolordunun emrinde görev yapmaktadır
2004 yılında Almanya’da yapılan Dünya Özel Kuvvetler Şampiyonası’nda,aralarında Amerikan Delta Force timlerininde bulunduğu,26 özel kuvvet birliğini geride bırakarak birinci olmuştur
Bordo Bereliler aynı zamanda devlet büyüklerinin yakın koruma görevini de yerine getirirler
Ününü Abdullah Öcalan’ın yakalanma görevinde duyurmuştur
Bordo Berelilere üye olan askerlerin adları soyadları MİT tarafından korunur










Ahlak ilimden önce gelir ilkesiyle yetiştirilen özel kuvvet mensupları, sıcak çatışmalar gibi birlik ruhu ve dayanışmanın en çok ihtiyaç duyulduğu yerlerde ne kadar başarılı olurlarsa olsunlar öncelikle tim personelini düşünmeleri anlayışına sahiptirler
BURAYA DİKKAT EDİN
Alıntı:
2004 yılında Almanya’da yapılan Dünya Özel Kuvvetler Şampiyonası’nda,aralarında Amerikan Delta Force timlerininde bulunduğu,26 özel kuvvet birliğini geride bırakarak birinci olmuştur
DÜNYANIN EN İYİ ASKERLERİ BORDO BERELİLER
Kadın Savaşçılar (Amazonlar)
Kadın Savaşçılar; Amazonlar
Amazonlar hakkında en geniş bilgiyi haklarında anlatılan öykülerden biliyoruz
Bir rivayete göre Libya ’da,başkasına göreyse Kafkasya ’da ortaya çıkmıştı Amazonlar
Ne var ki öykülerin geçtiği asıl yer Anadolu ’dur
Anadolu Amazonlarının erken tarihi, neredeyse yaşadıkları söylenen bölgelerin tarihi kadar karanlıktır
Bir söylenceye göre soyları, zalimlikleri yüzünden tahttan indirilen iki İskit prensesi Scolopotus ve Hylinos ile başladı
Bu iki prenses, aileleri, takipçileri ve takipçilerinin aileleriyle birlikte yurtlarından ayrılarak Kafkasların eteklerinde bir devlet kurdular
Yeni bir ülke arayışındaki tüm göçebe kavimler gibi önceleri öldürdüler ve yağmaladılar
Fakat ele geçirilen halklar öç almak için gizlice silahlandılar
Bunu izleyen ayaklanmada İskit efendilerini yenmeyi başardılar
İskitlerin bütün erkekleri öldürüldü
İskitlerde savaş eğitimi kadın erkek ayrımı yapılmadan herkese verilirdi
Savaş eğitimi almış olan İskit kadınları kaçmayı başardılar
Peşlerinden gönderilmiş bir birliği de yenmeyi başarmış, takipçilerinden kurtulmuşlardı
Erkekleri olmayan ve eskiden hükmettikleri insanlar tarafından esir edilmenin aşağılayıcılığına katlanmayı reddeden kadınlar Meotis Gölü (Azak Denizi) bölgesinde tamamen kadınlardan oluşan bir devlet kurdular
Biri devlet işlerini biri de orduyu yönetecek iki kraliçe seçtiler
Güçlü bir ordu oluşturduktan sonra savaşçılıklarını denemek üzere savunmayı bırakıp saldırıya geçtiler
Buna rağmen başarılı olmaktan uzaktılar; nüfuslarının artmaması onlar için bir dezavantajdı
Yeni kazandıkları özgürlükle evliliğin kölelik olduğuna inandıkları halde soylarının tükenmesi tehlikesi, yakın topluluklarla anlaşma yapmalarını gerektirdi
Bu geçici birlikteliklerden doğan erkek bebekler babalarına geri verildi; kızlarsa yaya ve at üzerinde dövüşebilmek üzere çocukluktan itibaren eğitim gördüler
Başlangıçta genç kabile Don Nehri kıyısında yaşardı
Nehrin adıda ordu kraliçesi olan Lysippe ’nin oğlu Tanais ’ten gelir
Tanais savaşa olan tutkusu ve evliliğe değer vermeyişi yüzünden Afrodit ’i kızdırır ve annesine aşık olmakla cezalandırılır
Tanais ensest ilişkiye girmektense kendisini nehre atıp boğar
Nehir o günden sonra onun adıyla anılır
Lysippe, Amazonları Anadolu’ya getiren kraliçedir
Onun zamanında Amazonlar Karadeniz’e geldi ve güney kıyısına yerleşmeye, krallıklarının batı sınırını belirlemek için ormanların arasında bir kent kurmaya karar verdiler
Bu kente kraliçelerinden birinin adını verdiler: Sinope
Hakimiyetlerini Kolkhis ’e (Eskiden Karadeniz ’le Kafkasya ’nın güneyi arasındaki bölgeye verilen ad) kadar genişlettiler
Bölgedeki dağlara Amazon dağları adı verildi
Amazon Dağları’ndaki derelerin birleşmesiyle oluşan geniş ve kısa bir nehir olan ve Karadeniz’e dökülen Thermodon Nehri ’nin ağzındaki güzel bir burnun üzerine başkentleri Themiserya’yı (bugünkü Terme) kurdular
Amazon savaşçılarının en mağrurları barışta kendilerini avlanmaya ve savaş talimlerine verirdi
Bununla birlikte Anadolu Amazonları’nın tarımlada uğraştıkları sanılıyor
Savaşçılar her yıl iki aylarını çocuk sahibi olmaya ayırırlardı
Yalnızca savaşta adam öldürenlerin çiftleşmesine izin vardı
Başarılı olan savaşçılar kendilerini komşuları Gargarianlardan ayıran dağa gider, bekarlıklarının özgürlüğünü simgeleyen kemerlerini çıkarırlardı
Bir Amazon hamile kaldığında eve dönerdi
Doğan kızlar Amazonlarla kalır, savaşçı olarak yetiştirilirlerdi
Oğlan çocuklar Gargarianlara geri verilirdi
Gargarianlarla geçirilen ya da tarımla uğraşılan birkaç ayın dışında Amazon ülkesi bir ordu devleti görünümündeydi
Ekonomik, politik ve sosyal yapılanmalar savaş temelliydi
Savaşa giden ordu, gençliklerinin en seçkin dönemindeki savaşçıları kapsardı
Bu savaşçıların ata binmedeki üstünlükleri anlatılırdı hep
Çıplak ata biner, çoğunlukla sadece yular kullanırlardı
Bir rivayete göre Anadolu ’ya biniciliği ilk onlar tanıtmıştı
Savaşlarda hızlı ve yenilmez olmalarını ata bu denli hakim olmalarına borçluydular
Bir Amazon daha küçük yaşta, erkeklerin egemen olduğu bir toplumla alay etmeyi öğrenirdi
Amazonların savaşçı yetenekleri üst düzeydeydi
Okçulukları çok başarılıydı
Kalkanlar ve zırhlar oklarına karşı korunmaya yetmiyordu
Kargılar ve “bigennis ”denilen çift ağızlı baltalarıyla savaşlarda çevrelerine dehşet saçarlardı
Darbelerden korunmak içinse ana tanrıçanın simgelerinden biri olan Ay biçimli kalkanlar kullanırlardı
Amazonlar yüzyıllar boyunca Karadeniz ’deki üslerinden çok uzaklara akınlar düzenlediler
Kraliçeler, Efes ve Thiba gibi kentler kurdular
Üç kraliçe tarafından yönetilen (Marpesia, Lampado, Hippo) üç kabile batıda Trakya’ya, doğudaysa Suriye’ye yöneldi
Başkentleri Themiserya ’da savaş ganimetlerinin artmasıyla Artemis ’in ilkel bir versiyonu için tapınaklar inşa edildi ve onuruna festivaller düzenlendi
Yunanlı coğrafyacı Strabon da Amazonlardan bahsedenler arasındadır:
“…Bazıları, isimleri Alazonlar, diğerleri Amazonlar olarak ve Alybe’den sözcüğünü Alope’den ya da Alobe’den şeklinde okuyarak ve Borysthens Irmağı ötesindeki İskitlere ‘Alazonlar’ ve aynı zamanda ‘Kallipidler’ ve daha başka isimler vererek –ki bu isimler Herodot, Hellanikos ve Eudoksos tarafından bize zorla kabul ettirilmiştir- ve Amazonları Kyme yakınında Mysia, Karia,ve Lidya arasına yerleştirmek suretiyle, ki bu, Kyme’li Ephoros ’un da fikridir, tarihi metni de ğiştirmişlerdir
Ephoros ’un bu görüşü mantıksız olmayabilir; çünkü onlar vaktiyle Amazonlar tarafından, sonradan Aioller ve İyonlar tarafından yerleşilmiş olan ülkeyi kastetmiş olabilirler ve söylediğine göre isimlerini Amazonların vermiş olduğu belirli kentler vardır: Ephessos, Smyrna, Kyme ve Myrina gibi …”
Amazonların Anadolu ’daki yaşantılarını bize anlatanlardan ikisinin adı Halikarnas ’la ilişkilidir
Bunlardan ilki Halikarnas’lı Herodot ’tur
Tarihin babası olarak anılan ve sonradan Strabon’un da Amazonlardan söz ederken atıfta bulunduğu Herodot, onların öyküsünden ilk bahsedenlerdendir:
“Amazonların, ki İskitler bunlara oirpata derler, Yunanca karşılığı erkek öldürenler demektir
”
der yazdığı tarihte
Onlara savaş açan Yunanlılar, diye anlatır, Thermodon savaşını kazandıktan sonra canlı olarak yakaladıkları Amazonları üç gemiye doldurup denize açıldılar
Amazonlar açık denizde erkeklerin üzerine atılıp onları döve döve öldürdüler
Ama bir gemi nasıl yönetilir bilmiyorlardı, dümen nasıl tutulur, yelken nasıl kullanılır haberleri yoktu
Erkekleri öldürdükten sonra, rüzgârın ve dalganın önüne katılmışlar, Dik Bayır denen yere varmışlardı
Amazonlar burada karaya çıktılar,çevrede otlayan atlara rastlayınca bunların üzerine atladılar ve İskit topraklarını yağmalamaya başladılar
İskitler başlarına gelene bir anlam veremiyorlardı
Bunların ne dillerini anlıyor, ne giyinişlerini tanıyor, ne de kim olduklarını biliyorlardı
Amazonların saldırıları karşısında şaşırıp kalmışlardı; bunları genç ve zorlu erkekler sanıyorlardı
Savaş alanında kalan ölüleri görünce daha da şaşırdılar, bunlar genç erkekler değil, kadınlardı
Bir daha ne olursa olsun onları öldürmemeye karar verdiler
Bakacaklar, görünüşte bunlar kaç kişidir, aralarından o kadar sayıda genç delikanlı ayıracaklar, karşılarına onları çıkaracaklardı
Bu gençler kamplarını Amazonların kampının yanına kurup davranışlarını onlara göre ayarlayacaklardı
Eğer kadınlar üstlerine yürürlerse savaşmayıp arayı biraz açmakla yetineceklerdi
Sonra onlar durunca bunlar da duracak ve kamplarına geri döneceklerdi
İskitler böyle düşünmüşlerdi; çünkü bu kadınlardan çocukları olsun istiyorlardı
Delikanlılar aldıkları emirleri yerine getirdiler
Amazonlar onların kendilerine zararları dokunmayacağını anladıklarında onlara aldırmaz oldular… Öğle vakti olunca Amazonlar birer ikişer çevreye dağılır, doğal gereksinimlerini karşılarlardı
Bunu gören İskitlerden birisi kızlardan biriyle birlikte oldu
Kız da buna karşı koymamıştı
Bunu izleyen günlerde İskit gençleriyle Amazonlar daha da yakınlaştılar; kamplarını birleştirip beraber yaşadılar
Amazonlar İskitlerin dilini konuşmaya başlayınca gençleri kendileriyle birlikte gelmeye ikna ettiler
Birlikte Tanais Nehri ’ni geçip yeni topraklara yerleştiler
Amazonlardan söz eden bir diğer isim de Halikarnas Balıkçısı’dır
Ege ’de bulunan birçok kentin Amazonlar tarafından kurulduğunu anlatır:
“Anadolu ana erkil bir sistemle idare edilirken büyük ana tanrıça Kibele’ye tapılırdı
Kibele bir ay tanrıçasıydı
Kızlığı, kadınlığı ve analığı temsil ettiği için doğan ay, dolunay ve azalan ay olarak gösterilirdi, yani üçlek bir yapıdaydı
Ana tanrıçanın birçok adı vardı
Bunlar arasında İzmir adının kökü bakımından ‘Marian’, ‘Mirin’, ‘Aymari ’ ve ‘Mariyamne ’adları önemlidir
Bu adların sonuncusu Suriye’ye vardığında Meryem’e, batıya ulaştığındaysa Marian ’a dönüşür
“
Şimdi gelelim eski bir efsaneye:
Mirin adlı bir Amazon kraliçesi, Kuzey Ege kıyılarında ‘Serne ’adında bir kenti zapteder, erkeklerin tümünü kılıçtan geçirir; kadın ve çocuklarıysa köle olarak tutar
Kraliçe onlar için kendi adını taşıyan, Mirin kentini kurar
Mirin,aynı zamanda Kyme, Prienne ve Pitane, Lesbos Adası’nda da Mitilin (Midilli) kentlerini kurar
Bir gün adaya giderken fırtına kopar
Ana tanrıça Kibele filoyu korur ve Semadirek Adası’na götürür
Kraliçe Mirin o güne dek kimsenin oturmadığı adada Kibele’ye saygı ve şükranlarını anlatmak için bir tapınak kurar
Buradan da anlaşılıyor ki Kraliçe Mirin, Tanrıça Mirin ’in bir rahibesiydi
Amazonlarla ilgili söylenceleri bir kenara bırakırsak geriye fazla birşey kalmıyor aslında
Tarihte gelmiş geçmiş bütün halkların geçmişine bakıldığında, söylencelerin yanında gerçek olan olayların tarihinin de anlatıldığını görüyoruz
Amazonlardaysa bu ayrım neredeyse yok denecek gibi
Anadolu ’dan geçen bütün halklar Amazonların izini -eğer vardıysa- çoktan örtmüşler
Peki o halde Amazonların gerçekliğiyle ilgili soruları yanıtlamaya nereden başlamak gerek?
Onların yalnızca söylenceden ibaret olduklarını söylemek ne denli zorsa gerçekten yaşadıklarını söylemek de aynı şekilde zor
Bugüne dek bu konuda ortaya atılmış birkaç temel görüş var
Bunların hepsi de Amazonların öyküsünün, günümüzdeki halini alıncaya dek çeşitli söylencelerle beslendiğini ortaya koyuyor
Birinci görüş, Amazonların, erkeklerin yanında yardımcı olarak savaşa giren kadınlardan türediği yolunda
İkinci görüş Yunan kolonilerine saldıran tamamen tıraşlı yabancıların kadınlar olarak yorumlanmasıyla ilgilidir
İlk görüşü ortaya atan Bizans tarihçisi Caesarea’lı Procopius, düşüncesini şöyle dile getirir:
“Sabiri diye çağrılan Hunlar, diğer bazı Hun kabileleri gibi o bölgede (Kafkasya ’da) yaşarlar ve Amazonların aslında burada ortaya çıktıklarını ve sonradan Thermodon Nehri ’nin üzerinde şu anda Amisos kentinin bulunduğu, Themiserya yakınlarında kamp kurduklarını söylerler
Fakat bugün Kafkas bölgesi civarında Strabon ve diğerlerince haklarında çok yazılmış olmasına rağmen Amazonlarla ilgili ne korunmuş tek bir hatıra ne de onlarla ilişkili bir isim vardır
Erkeklerin özelliklerini taşıyan bir kadın ırkının asla var olmadığını ve insan doğasının kabul edilmiş gerçeğinin Kafkas Dağları’nda bir istisna oluşturmadığını savunan tez daha akla yakın görünüyor
Fakat gerçek, bu bölgelerdeki kavimlerin kadınlarıyla birlikte büyük bir orduyla Asya ’ya bir akın düzenledikleri,Thermodon Nehri ’nde kamp kurdukları ve kadınlarını burada bıraktıklarıdır
Sonra, erkekler Asya ’nın büyük bir kısmını yağmalarken bu toprakların yerli halklarınca kıstırıldılar ve tek kişi bile kurtulamadan katledildiler
Böylece hiçbiri kadınların kampına geri dönemedi
Bundan böyle kadınlar çevrede yaşayan halkların intikamından korktuklarından erzakın da yetersizliğiyle erkeklerin görevlerini üstlendiler
Erkeklerin kampta bıraktıkları araçlarla silahlandılar
Tümüyle yok edilene dek de burada erkeksi bir cesaret göstermek zorunda kaldılar
Olan işte buydu
Amazonların kocalarıyla birlikte savaşa çıktıklarına benim zamanımda gerçekleşen bir olaya dayanarak inanıyorum … Hunlar Roma topraklarına sık sık akın eder, savaşırlardı
Geride bıraktıkları ölü Hunların arasında kadın savaşçıların cesetlerine de rastlanırdı…”
Procopius ’un, Kafkasları Amazonların kalesi olarak göstermesi gelenekle uyum sağlar
Dağlar,sık ormanlar ve genel olarak keşfedilmemiş bölgeler, geç klasik dönemde yaşayanlara göre Amazonların yerleşim yerleridir
16
yüzyılda yaşamış olan İspanyol kaşifi Francisco de Orellana, Güney Amerika ’da Marnaon Nehri kıyılarında Tapuyas yerlilerinin saldırısına uğradı
Anlattığına göre yerlilerin saflarında silahlı kadınlar da vardı
Nehir bundan sonra Amazon olarak anıldı
Amazonlarla ilgili ikinci bir görüşse onların aslında tıraş olmuş erkekler olduğu yolundadır
Bu görüşü düşünmeye başlamadan önce kadınlarla karıştırılan erkeklerin birtakım koşulları taşımaları gerektiği görülüyor:
1) Amazonların yaptığı gibi onlar da Anadolu ’ya birçok küçük kabilenin bulunduğu dönemde yerleşmiş olmalıdırlar
2) Güçlerinin zirveye ulaştığı dönem Amazon zaferleriyle üst üste gelmelidir ve MÖ 15 ila 20yüzyıllardan sonra olmamalıdır
3) Akaların MÖ 1100 dolaylarında Attik ’dan Anadolu ’ya göç etmelerinden önce yok olmuş olmaları gerekmektedir![]()
4) Yunanlıların sakalsızlığı kadınlıkla özdeşleştirdikleri bir dönemde sakalsız olmalıdırlarBöyle bir millet aramak Amazonları aramaktan çok daha güç gibi görünüyor
Oysa böyle bir halk var: Hititler
Hititler o dönemde dünyanın en büyük uygarlıkları arasındaydı
Hititlerin yükselişi MÖ 1300 ’lerde başladı; Mısırlıları yendikleri MÖ 1296 ’da doruğa ulaştı
Ne var ki bir süre sonra batıdan gelen deniz halklarının baskısına dayanamayan Hitit devleti çöktü, MÖ 1200 ’lerde başkentleri Hattuşaş yakıldı
Amazonların yok oluşu gibi Hitit imparatorluğu da hızlı bir biçimde tarih sahnesinden çekildi
Öyle ki MS 19
yüzyıla dek unutuldular
Eğer Hititlerle Amazonlar arasında heyecan verici bir benzerlik olduğu kabul edilirse, sakal bir anda önem kazanır
Hititler, Yunanlıların sakal bırakma adetini izlemediler
Yunanlılar için sakal, savaş alanında yakın dövüşürken ya da herhangi bir sokak kavgasında sorun çıkarsa da, hazine değerindeydi
Sakal, düşmana tutup çekebileceği uygun bir araç sağlıyordu
Bu nedenle MÖ 331 yılında Büyük İskender Arbela savaşına girmeden önce askerlerine sakallarını kesmelerini emretmişti
Gerçek ne olursa olsun Yunanlılar, Büyük İskender dönemine dek sakallarını kesmediler
O yıllarda kıllılık erkekliği, kılsızlık da kadınlığı simgeliyordu
Ünlü komedi yazarı Aristophanes, oyunlarından birinde efemineliğiyle ünlü oyun yazarı Euripides’e, Agathon ’a cilveli bir eda ile
“Her zaman yanında tıraş bıçağı bulunur
Onu bir saniyeliğine bana versene”
dedirtir
O dönemde tıraş bıçağı erkeğin değil, kadının gerekli bakım eşyalarından biriydi
Yunanlılar, Hititlerle ilk kez MÖ 12
yüzyılda ilişki kurdular
İki uygarlık Akaların Dorlardan kaçmak üzere Anadolu’nun Ege Denizi kıyılarında kurdukları kolonilerin bulunduğu topraklarda karşılaştılar
Hititler sakal uzatmayı Yunanlılardan görüp benimsediler
12
yüzyılın ortasından önce yapılan anıtlarda Hititler tıraşlı gösterilir; sonrasında sakallıdırlar
Yunanlılar için bu dönem öykü anlatıcılarının evlerinden uzak göçmenleri cesaretlendirip şevklendirmek için masallar oluşturdukları dönemdir
Masallarda Aka kahramanları tekrar tekrar anlatılarak yaşatılırdı
Eski çarpışmaların bazılarında Yunanlılar sakalsız Hitit savaşçılarını küçümseyerek “kadın savaşçılar” olarak adlandırmış, ya da tamamen yanlış anlamaya dayalı, Hititleri kadın zannetmiş olabilirlerdi
Bu tür yanılgıların izlerini Yunan mitolojisinde görmek mümkün
Sözgelimi o döneme dek at görmeyen Yunanlılar, ata binmiş birini gördüklerinde ikisini tek bir canlı gibi düşünmüş ve kentaurlar söylencesine neden olmuşlardı
Aynı şekilde Hititlerin profilden devasa boyutlarda duvarlara resmettikleri tanrı figürlerini de görmüştü Yunanlılar
Hititler, uydukları saygıdan dolayı tanrı figürlerini insanlara göre çok büyük çiziyorlardı
Profilden çizildiği için tek gözü görülen tanrı figürleri Yunanlılar arasında tek gözlü devler olan Kyklop (Tepegöz) söylencesini doğurmuştu
Amazonlar da böylesi bir yanlış anlamanın sonucunda ortaya çıkmış olabilirler
Halikarnas Balıkçısı “Böyle bir yanlış anlama varsa İzmir kentinin Hititlerce kurulduğunu söyleyebiliriz” der
Balıkçı, ayrıca Artemis tapımının kökeni olan ana tanrıça tapımının Hititler döneminde yerleşmiş olduğunu söyler
Efes ’teki Artemis heykellerinin iki yanında bulunan geyiklerin de Hititlerin kader, mutlu alın yazısı simgeleri ya da tanrısı kimlikleriyle, “runda” adında kutsal saydıkları geyik olduğunu da belirtir
Bu görüş akla oldukça yatkın gelse de minik bir pürüz içeriyor
Bugün Hititler olarak bildiğimiz, kendilerine Nesililer diyen halk, Asya’dan Anadolu ’ya geldiğinde ataerkil yapıdaydı
Dolayısıyla beraberinde bir tanrıça kültürü getirmiş olamaz
Nesililer denen halk Anadolu’yu ele geçirip birleştirdikten sonra burada yaşayanların kültürlerini benimsemiş, hatta onların adını almıştı
Hatti Ülkesi denen Anadolu, anaerkil yapısını koruyordu
Bundan yola çıkarak belki de Amazonların çıkış noktasını Hititlerden daha geride, Anadolu’nun Nesililerden önceki halklarında aramak daha doğru olabilir
Gerçek ya da söylence, kadın savaşçılar ya da kadın sanılan erkekler; Amazonlar yalnızca Anadolu halkları ve Yunanlılar üzerinde değil, tüm dünya tarihinde bir yer sahibi bugün
Feminist hareketlerde kadının erkeklerle eşitliğini vurgulamak için Amazon sözcüğü hâlâ kullanılıyor
Bu cesur kadın savaşçılarla ilgili anlatılanlar bir masalsa, romanlardan televizyon dizilerine dek bütün dünyanın aklına kazınmış bir masal
Dünyanın Yeni Yedi Harikası: Colosseum (Kolezyum)

İtalya’nın başkenti Roma’da bulunan Flavianus Amfiteatrı olarakta bilinen Colosseum, Roma İmparatorluğu ve devamı olan Batı Roma İmparatorluğu’nun başkenti Roma’daki 50
000 kişilik büyük arenadır
Usta bir komutan olan Vespasianus tarafından M
S
72 yılında yapımına başlanmış ve M
S
80 yılında Titus döneminde tamamlanmıştır
Daha sonraki değişiklikler Domitian hükümdarlığı zamanında yapılmıştır
İmparatorlar burada Roma halkını eğlendirmek için gladyatör dövüşleri düzenlerdi
Bunlardan başka pek çok halk gösterileri, taklit deniz savaşları, hayvan avcılığı, infazlar, meşhur savaşların yeniden yasallaştırılması, klasik mitolojiye dayanan dramalar olurdu
Kolezyum daha sonra çeşitli maksatlarla kullanıldı; barınma, iş dükkanları, dini kışlalar, istiham, taş ocağı, hristiyan türbesi olarak
Asıl adı Arena iken, sonradan, girişteki etkileyici heykelin adını almıştır
7 Temmuz 2007 tarihinde, Dünyanın Yeni Yedi Harikası’ndan biri olarak seçilmiştir
Şimdi depremden dolayı harap vaziyette olmasına ve taşlarının çalınmasına rağmen Kolozyum Roma İmparatorluğu’nun uzun zamandan beri ikonik sembolü olarak görülür
Bugün modern Roma’nın en çok turist çeken yerlerinden biridir
Ve Roma Katolik Klisesi ile yakın bağlantıya sahiptir
Çünkü Paskalya öncesi cuma günü Papa amfitiyatroda fener alayı düzenler
İsim
Kolezyum’un orijinal adı Amphithetrum Flavium idi
Sık sık Flavium Amphitheater olarak da adlandırılır
Yapı Flavium Hanedanlığı döneminde yapıldığından onun orijinal ismi buradan gelir
ümitsizlik helvası….
doğu zindanlarında idama mahkum olanlar, hapsedildikleri yerde idamı beklerken bir gece kendilerine helva ikram edilirse, ertesi gün asılacaklarını anlarlar ve o geceyi tövbe istiğfarla geçirirlerdi
bu helvaya “ümitsizlik helvası” denirdi
hicaz demiryolu….
II
Abdülhamid, hicaz demiryolunun yapım hazırlıklarını yaptığı dönemde Hintli Müslümanlar, evlilik ve cenaze masraflarını bile kısarak yardım sandıklarını doldurmuşlardır
1909 yılına kadar Hicaz Demiryolu projesinin toplam sermayesinin yaklaşık yarısı bu yardımlar yolu ile elde edilmiştir
Cep Telefonu Ve İnternet :
Cep telefonu (1973): Cep telefonu düşüncesi 1947′de ortaya çıkmış
Arabalara nasıl telefon yerleştireceklerini düşünen bilimadamları, yüksek güçlü vericileri aralıklı olarak yerleştirmektense düşük güçlü ucuz vericileri sık aralıklarla yerleştirmenin daha başarılı bir sistem olduğunu düşünmüşler
Tabii o sırada bunu yapabilecek teknoloji ortalarda yokmuş
Martin Cooper, modern cep telefonu cihazının mucidi sayılıyor
İlk cep telefonu görüşmesini 1973 yılının Nisan ayında o yapmış
1977′de ilk cihaz imal edilmiş ve 2000 tane sınırlı sayıda üretilerek piyasaya çıkmış
İnternet (1991): İnternetin büyükbabası ARPAnet’in ilk çalışmaları, soğuk savaş döneminde yapılmış
Amaç, yeni bulunan NCP (Network Control Protocol) protokolü sayesinde birbirine bağlanabilen bilgisayarlarla birbirine uzak iki askeri üs arasında bilgi akışını devamlı tutmakmış
1968′de artık ağır kalan ARPAnet yerine NSFnet kurulmuş ve bu sefer ağa üniversiteler de bağlanmış
Bu ağ, bugün internet dediğimiz devasa şeyin omurgasını oluşturmuş
Sonuna kadar oku,ders al!
BİR ZAMANLAR bir kralın aklına şöyle bir düşünce geldi:
“Eğer bir işe ne zaman başlayacağımı, kimi dinleyeceğimi ve yapmam gereken en önemli şeyin ne olduğunu bilseydim, giriştiğim her işi başarırdım
”
Krallığın dört bir yanına, kim kendisine her iş için en uygun anı, bu iş için en gerekli kişinin kim olduğunu ve yapılması gereken en önemli şeyin ne olduğunu öğretirse ona büyük bir ödül vereceğini duyurdu
Bilgeler kralın huzurunda toplandılar, fakat sorulara verdikleri cevaplar birbirinden tümüyle farklı oldu
Kral hâlâ doğru cevapları aradığı için, yakınlardaki bir bilgeye danışmaya karar verdi
Bilge kişi, hiç ayrılmadığı bir ağaç kovuğunda yaşıyor, yanına halktan insanlar dışında kimseyi kabul etmiyordu
Bu yüzden kral halktan biri gibi giyindi ve yola düştü
Bilge kişinin yaşadığı kovuğa yaklaştıklaında kral atından indi ve korumalarını orada bırakıp yola tek başına koyuldu
Bilgenin olduğu yere vardığında, onu yaşadığı kovuğun önüne çiçek tarhları kazarken gördü
“Ey bilge kişi, sana birkaç önemli konuda danışmaya geldim” dedi
“Doğru şeyi doğru zamanda yapmayı nasıl öğrenebilirim? En fazla ihtiyaç duyduğum, dolayısıyla ötekilerden daha fazla ilgi göstermem gereken kişiler kimdir? En önemli ve herşeyden önce gelen sorum ise şu: Kendimi vermem gereken işler nelerdir?”
Bilge, büyük bir dikkatle kralı dinledi, fakat bir cevap vermedi
Döndü, yapmakta olduğu işini sürdürdü
“Yoruldunuz” dedi kral
“Küreği bana verin de, siz biraz dinlenin
”
Bilge kişi:
“Sağolun” dedi ve küreği krala verdi
Yere oturup dinlenmeye başladı
Kral, iki tarh kazdıktan sonra sorularını tekrar sordu
Bilge kişi ona cevap vermek yerine ayağa kalktı, elini küreğe uzattı ve:
“Siz biraz dinlenin, bir parça da ben çalışayım” dedi
Fakat kral küreği ona vermedi, tarh kazmayı sürdürdü
Saatler birbirini kovalıyor, güneş yavaş yavaş ağaçların ardından batmaya başlıyordu
Sonunda kazmayı toprağa saplayıp, bilgeye döndü:
“Ey bilge kişi, senin yanına sorularıma bir cevap bulmak için geldim” dedi
“Eğer cevap vermeyeceksen, söyle de evime döneyim
”
Bilge kişi gözlerini uzaklara dikti
“Bak, bir adam koşarak buraya geliyor” dedi
“Bakalım kimmiş, ne istiyormuş

”
Kral arkasına döndüğünde, bir adamın koşarak kendilerine doğru geldiğini gördü
Adamın karnına bastırdığı ellerinin altından kan sızıyordu
Kralın yanına ulaşınca, kendinden geçercesine inledi, sonra da bayılıp yere düştü
Kral ve bilge kişi, hemen adamın üstündeki elbiseleri çıkardılar
Adamın karnında büyük bir yara vardı
Kral yarayı elinden geldiğince yıkadı, mendiliyle ve bilge kişinin havlusuyla sardı, kanı durdurdu
Adam bir süre sonra kendisine gelince içecek birşey istedi
Kral dereden taze su getirdi, verdi
Bu arada akşam olmuş, hava soğumuştu
Kral, bilge kişinin de yardımıyla yaralı adamı kovuğa taşıyarak yatağa yatırdı
Yatağa uzanan adam gözlerini kapatıp derin bir uykuya daldı
Kral, koşuşturmaktan ve yapmış olduğu işlerden öylesine yorulmuştu ki, eşiğin dibine çöktü ve orada uyuyakaldı
Kısa yaz gecesi boyunca deliksiz bir uyku çekti
Sabah uyanınca, yatakta uzanmış ve canlı gözlerle dikkatle kendisine bakan yabancının kim olduğunu hatırlamaya çalıştı
Kralın uyandığını gören adam, zayıf bir sesle:
“Beni affedin” dedi krala
Kral:
“Sizi tanımıyorum, üstelik affedilecek birşey yapmadınız ki” dedi, ama adam konuşmayı sürdürdü:
“Siz beni tanımıyorsunuz, ama ben sizi tanıyorum” dedi
“Ben kardeşimi astırdığınız ve mallarını elinden aldığınız için sizden öç almaya yemin etmiş bir düşmanınızım
Tek başınıza bilge kişiyi görmeye gittiğinizi öğrendim, dönerken yolda sizi öldürmeye karar verdim
Ama akşam olduğu halde dönmediniz
Ben de pusuya yattığım yerden çıkıp sizi aramaya koyuldum ve korumalarınıza yakalandım
Onlar beni tanıdılar ve öldürmek istediler
Ellerinden kurtuldum, ama yaralıydım; yaramdan kan akıyordu
Siz dün akşam yaramı sarmasaydınız, kan kaybından ölürdüm
Ben sizi öldürmek istedim, fakat siz benim hayatımı kurtardınız
Eğer yaşarsam, şimdiden sonra en sadık hizmetkârınız olarak size hizmet edeceğim ve oğullarıma da aynı şeyi yapmalarını emredeceğim
Beni affedin
”
Kral, düşmanıyla bu denli kolay barıştığı ve onun dostluğunu kazandığı için çok mutlu oldu
Onu yalnızca affetmekle kalmadı, uşaklarını ve kendi doktorunu gönderip onun tedavisini yaptıracağını da söyledi
Ayrıca, el konulan tüm mallarının geri verileceğini de bildirdi
Yaralı adamla vedalaşan kral, kapının önüne çıktı ve orada yine çiçek tarhı kazan bilgeden, sorularına cevap vermesini bir kez daha istedi
“Siz beklediğiniz cevabı çoktan aldınız” dedi bilge
Ve şöyle sürdürdü sözlerini:
“Dün eğer benim güçsüzlüğüme acımayıp şu tarhları kazmasaydınız, buradan ayrılacaktınız ve geri dönerken şu adamın saldırısına uğrayacaktınız
Yani, dün sizin için en önemli an, tarhları kazdığınız andı
Sizin için en önemli kişi bendim ve sizin için en önemli iş bana iyilik yapmaktı
Daha sonra yaralı adam koşarak yanımıza geldi
Sizin için en önemli an, onunla ilgilendiğiniz andı
Çünkü eğer onun yaralarını sarmasaydınız, o adam sizinle barışmadan ölecekti
Dolayısıyla o zaman sizin için en önemli kişi oydu
Ve yine o zaman en önemli işiniz de, onun için yaptıklarınızdı
”
Bilge bunları söyledikten sonra krala, bir de öğüt verdi:
“Sizin için en önemli anın içinde bulunduğunuz an olduğunu hiçbir zaman unutmayın
Çünkü yalnızca o an elimizden birşey gelebilir
Sizin için en önemli kişi ise, o an birlikte olduğunuz kişidir
Çünkü hiç kimse, bir başka kişiyle bir daha görüşüp görüşmeyeceğini bilemez
Ve sizin için en önemli iş iyilik yapmaktır
Çünkü kişinin bu dünyaya gelmesinin bir hikmeti budur
”
kaLori nasıL öLçüLüyor ¿
Kalori denilince aklımıza gıdalar gelir ama aslında kalori bir enerji birimidir
Her çeşit enerji kalori ile ölçülür
Bilimsel olarak l gram suyun ısısını l derece yükseltmek için gerekli enerji miktarıdır diye tarif edilir
Nedendir bilinmez gıda ve fizik dalı ile uğraşanlar arasında enerjinin birimi ile ilgili garip bir anlaşmazlık vardır
Gıda uzmanlarının l kalori dedikleri değer aslında bilimsel olarak l
000 kalori yani l kilokaloridir
İnsanlar egzersiz yaparak kalori yaktıklarını söylerler
Bu pek doğru bir ifade değildir
Kalori enerjidir, enerji ise yakılamaz ama yiyecekler yakılabilir
Kömür yakıldığında içindeki enerji nasıl açığa çıkıyorsa vücut da yiyeceklerdeki yağ, protein ve karbonhidratları alevsiz olarak kimyasal yolla yakarak enerji elde eder
Kimyada genel bir kural vardır
Eğer iki kimyasal reaksiyona aynı elementlerle başlıyor ve sonunda aynı şeyleri elde ediyorsanız, reaksiyonun şekli ne olursa olsun, elde edilen enerji miktarı aynıdır
Bu nedenle, bir yiyecek metabolizmada yakılınca elde edilen enerji, aynı yiyeceği ateşte yakmakla elde edilecek enerji ile aynıdır
Yiyeceklerin kalori miktarını ölçen ve kalorimetre adı verilen alet, bir su tankı ve onun içine batırılmış, yüksek basınçlı oksijen bağlantısı olan çelik bir kaptan oluşan basit bir düzenektir
Kalorisi ölçülecek yiyecek çelik kaba konulur, oksijen verilerek tutuşturulur
Yanma bitince kabı çevreleyen sudaki ısı yükselmesi ölçülür
Derece olarak ısı yükselme miktarı ile kilogram olarak suyun ağırlığı çarpılınca sonuç doğrudan (gıda uzmanlarının kullandığı) kalori miktarını verir
İnsanlar bu şekilde yiyeceklerin kalori miktarlarını ölçerlerken bir şeyin farkına vardılar
Hangi yiyeceğin içinde olurlarsa olsunlar bütün protein türlerinin bir gramları aynı miktarda kalori veriyorlardı
Aynı şeyler yağlar ve hidrokarbonlar için de geçerliydi
Protein ve karbonhidratların her bir gramı 4, yağların ise 9 kalori içeriyordu
O halde yiyecekleri tek tek yakarak kalori miktarlarını ölçmeye gerek yoktu
Bir yiyecekte kaç gram yağ, protein ve karbonhidrat olduğu biliniyorsa iş kolaydı
Protein ve karbonhidrat gramajlarını 4, yağınkini ise 9 ile çarparak yiyeceğin toplam kalori miktarı bulunabiliyordu
Yine de kalorimetre ile insan vücudu arasında küçük bir fark vardır
Kalorimetrede yiyeceğin tümü yakılır
Vücutta ise yağın yüzde 2’si, karbonhidratın yüzde 5′i, proteinin de yüzde 8′i sindirilip parçalanmadan yani enerjiye dönüşmeden vücuttan çıkar gider
Hassas değerlendirmelerde bu farkı hesaba katmak gerekir
Yemek Secmenin Nedeni
Lezzet, halk arasında yiyeceğin tadı olarak bilinir, halbuki tat
lezzet duyusu içindeki faktörlerden sadece bir tanesidir
Yiyeceğin lezzetini, tadının yanı sıra kokusu, sıcaklığı, sertliği, görünüşü ve içindeki baharatlar da belirler
Lezzet duyusu ayrıca kişinin yaşına, sigara içip içmemesine halta dişlerindeki protezlere bile bağlıdır
Yemek ağza gönderilmeden önce, gözler dış görünüşü hakkında beyine bilgiler gönderirler
Sonra yiyecek ağza yaklaştırılırken koklanır
Yemeğin kokusunun alınabilmesi için burun içinde hava akımı olması gerekir
Nezle olunduğunda burun tıkanıp hava akımı durduğundan koku alınamaz
Eğer burun parmaklarla iki yandan sıkılırsa, soğan mı yoksa elma mı yendiği anlaşılmaz
İnsanlar çoğu yiyecekleri sıcak yemeyi severler
Sıcaklığı, ağzın içinde bulunan sıcaklık alıcıları saptar ve beyine bildirirler
Tadı ve kokusu iyi olan bir yiyecekten sırf soğuk olduğu için lezzet duyamayabiliriz
Yiyeceğin yumuşak olması ve görüntüsünün güzelliği de daha büyük bir iştahla yenilmesini sağlar
Bazı kişiler acı olarak sevdikleri bir yiyeceği, bibersiz ve baharatsız yerlerse lezzet alamazlar
Ağızdaki ağrı duyusunu akmaya yarayan alıcıların da lezzet duygusunun alınmasında rolleri vardır
Ağızda sayıları 9-10 bin civarında olan tat alıcılarının 45 yaşından sonra azalmaya başlar
80 yaşında normalin beşle birine düşer
Genç yaşlarda sevilmeyen bazı yemeklerin ilen yaşlarda sevilerek yenilmesinin sebebi, bu tat alıcılarının sayılarının azalmaları, yiyeceğin tadının tüm ayrıntılarının, daha önce hoşlanılmayan kısımlarının artık algılanmaması olabilir
Dişlerdeki protezler hem damaklardaki sıcaklık ve dokunma alıcılarının üzerlerini kapadıklarından hem de tadın alınmasında ana etken olan tükürük salgı miktarını etkilediklerinden tat alma duygumuzu önemli derecede etkilerler
Ağrı duyusunu alan alıcılar dışında, ağız ve burundaki alıcılar uyarılara çabuk adapte olurlar
Ağza alınan bir yiyeceğin lezzeti başlangıçta iyi bir şekilde alınırken zaman geçtikçe bu alıcıların gönderdikleri sinyal seviyesi azalır
Bu nedenle daha iyi lezzet alabilmek için yemeklerin azar azar ve İki lokma arasında bir süre beklenerek yenilmesi tavsiye edilir
İlk insanlar av hayvanlarının etlerini çiğ olarak yiyorlardı
Sonra ateşte pişirmeye başladılar
Yıllar geçtikçe pişirdikleri yemeklerin daha lezzetli olmalarını sağlamak ve çeşidi arttırmak için birbirleri ile karıştırmaya başladılar
Yemekler zamanla toplumların tarihsel gelişimleri ve çevre etkileriyle, geleneklere göre şekillendiler
İnsanların lezzet anlayışları da bulundukları toplumlara göre gelişti
Yemek yeme alışkanlığı ve damak tadı denilen lezzet anlayışında, sadece kültür ve coğrafi koşullar değil, toplumun sosyolojik ve ekonomik yapısı, göçebelik, tarım, hayvancılık, ormancılık, balıkçılık gibi yaşam alanları, iklim koşulları, din ve komşu kültürler de etkili oldular
Bütün bunlara rağmen, aynı toplumdaki iki insanda veya aynı insanda değişik yaşlarda oluşan farklı lezzet anlayışının nedenleri tam anlaşılabilmiş değildir
Araştırmacılar en çok insan tükürüğündeki kimyasallar ve bunların insandan insana fark eden genetik yapıları üzerinde duruyorlar
kim daha çağdaş……
12
yüzyıla kadar Avrupaya hakim olan hastalıkların insanın içine giren şeytandan kaynaklandığını, b undan kurtulmak için rahibin dua ederek şeytanı kovması gerektiği şeklindeki anlayış müslümanlar sayesinde değişmiş; hastalıklar için uygun olan tedavi usulleri uygulanmaya başlanmıştı
büyücülerden ve akıl hastalarından bazılarıda “içlerine şeyten girdiği veya ruhlarını şeytana kaptırdıkları” düşüncesiyle diri diri yakılmıştı
bazılarının içindeki şeytanın çıkarılması için kızgın demirlerle dağlandıkları görülmüştü
oysa aynı dönemlerde Anadoludaki pek çok darüşşifakada akıl hastaları, Kur’an okunarak, su sesi, ney sesi ve güzel kokularla tedavi eilirlerdi

